27 Mayıs 2010 Perşembe

Yüz Tarama - Yüz Arama


Financial Times'ın haberine göre Google'ın sürekli yenilik ve gelişim felsefesine verilen örneklerden biri "Facial Recognition Search", yani arama motorunda yüz hatlarını kullanarak insanların bilgilerine ulaşma. Şu an yapabildiğimiz görsel aramadaki isim aratıp fotoğraf görüntüleme teknolojisinin tersini düşünebiliriz.

Öncelikle söyleyeceklerim var: "Şerefsizim aklıma gelmişti!" Tabii bu tür bir algoritma ciddi bir teknolojik altyapı gerektiriyor. Şu anda Google'ın resim sunucusu Picasa'da buna benzer bir altyapı bulunuyor; ancak Google CEO'su Eric Schmidt'in bahsettiği çok daha yaygın, günlük ve gelişmiş bir kurulum.

Yararları olacaktır. Bu teknoloji zaten yaygın olarak suç araştırmalarında polisler (ülkesine göre dedektifler, ajanslar) tarafından kullanılıyor. Bu açıdan suçla savaşan birimlere kolaylık ve zaman kazancı getireceği kesin. Ayrıca Picasa'daki kurulumun da birçok kullanıcısı mevcut. Sağlık sektörünün, şirketlerin insan kaynakları departmanlarının işine yarayacağını da tahmin edebiliriz. Devlet işlerinde online database'lerde kullanılarak bürokrasi azaltılabilir. Ticarete olan etkisi ise belki daha da uç noktalara varabilir: Teknolojinin daha da gelişmesiyle yüz hatlarını tarayan algoritma, ürünler için de kullanılmaya başlanır ve online alışverişte yeni bir çağ başlar.

Öte yandan özel hayat dünyada gittikçe daha güçlü bir kavram olmaya başladı. Artık gösteriş peşindeki genç kullanıcılar bile facebook'ta kendilerinden habersiz tag'lenmis olmaktan rahatsız. Bu tarz bir teknolojinin yaygın kullanımı, artık fotoğraf çekilmekte tereddüt eden tek topluluğun ünlüler olmayacağı anlamına gelebilir. Artık herkes bir paparazzi, herkes bir ünlü olabilir. Sapıklar için açılan bu yeni kapıdan kaçmak zorlaşabilir.

Google, bu teknolojiyi hayata geçirirken karşılarına çıkabilecek her şeyi düşüneceklerinin, endişelerinin kullanıcılarla aynı olduğunun özellikle altını çiziyor. Hatta bu teknolojinin kendilerine baskın bir avantaj sağlayacak olmasına rağmen henüz piyasaya sürmekten emin olmadıklarını da ekliyor. Bu biraz rahatlatıcı, yine de şu soru kafamızda oluşuyor: Acaba bu teknoloji nasıl bir yöntemle piyasaya sürülürse negatif etkilerinden arınır?

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Amsterdam


Her üniversite öğrencisinin "Abi bu yaz kesin gidiyoruz" dediği Amsterdam'a Şubat'ın ortasında Avrupa turumuzun başlangıç noktası olarak gittik. Hangi sene olduğu önemli değil, ama kar fırtınası ve dondurucu soğuktan dolayı çoğu zaman dışarıda 2 saatten uzun duramadığımız senelerden bir sene.

Avrupa'daki en kolay havaalanı-şehir ulaşımlarından biri olan Schilpol Havaalanı - Amsterdam Central Station yolunu katettikten sonra Rembrandt duragina yakin mesafedeki hostelimize (Granada) geldik. Amsterdam gibi pahali bir şehirde herhangi bir hosteldeki gecelik fiyatlardan çok çok aşağıda bir fiyat olan geceliği 14 Euro'ya kaydımızı yaptırdık. Sonradan bu fiyatın bu hostele çok bile olduğunu 3 gece boyunca kaloriferi bozuk bir odada kalıp, 2 haftalık Avrupa turu boyunca burunlarımızı çekerken anlamış olacaktık.

Daha önce burada yaşamış olan bir arkadaşımızın da yardımıyla genel bir şehir turu yaptık ve merak ettiğimiz Heineken müzesiyle yolculuğumuzun kültürel (!) beklentilerini karşılamaya başladık. 20 Euro'ya değmeyecek bir müze; içeride 3 bardak bira veriliyor ve bunun dışında herhangi bir bira imalathanesinde görülebilecek şeyler var. Bira üretimini hissettirecek, sizi bira yerine koyan 10 dakikalık bir interaktif video var. Bu kadar.

Artık zincir haline gelmiş olan, Amsterdam'ın en ünlü Coffee Shop'ı Bulldog'da aldığımız joint'ler çok ciddi bir etki yapmadı. Biraz kek de yedik. Ben pek etki hissetmedim; ama yeterince iyi içememiş de olabilirim. Arkadaşlardan birinin ise dudağı uyuşmuş. Bu arada Bulldog; gerek çalışanların ukalalıkları, gerek joint'in kalitesi, gerekse fiyat olarak ilerleyen günlerde keşfedeceğimiz Zeedijk Straat'taki Coffee Shop'lardan çok daha yetersizdi.

2. gün Amsterdam'ı bilen arkadaş bizden ayrıldı; ama tavsiyesiyle meşhur patatesçi, turistlerin gözdesi Manneken Pis'ten patates aldık (zaten bu Hollanda'nın kendine özgü tek besini bu). Tartar sosunu tavsiye ederim. Rijksmuseum ya da Rembrandt müzesini gezmedik; ama Van Gogh müzesine gittik. Gayet güzel bir müzeydi. Yine de Avrupa'nın diğer şehirlerindeki müze fiyatlarına göre 14 Euro yüksek bir bedel. Daha sonra hiçbir özelliği olmayan, ama herkesin bir şekilde gidip fotoğraf çektirdiği "I Amsterdam" yazısının etrafında takıldık.


Akşam Red Light. Sonuçta Amsterdam en çok Coffee Shop ve Red Light'ıyla meşhur; o yüzden bu sokakları gezmemek olmazdı. Yanyana bir sürü odalar, odaların üzerinde kırmızı florasanlar ve odanın camından dışarı bakıp gülen, cama tıklatan genç ve korkunç güzel kızlar. Birbirlerini gazlayıp odalara giren Britanyalı turistlerin arasından dolandık biz de bir süre ve "Efenim buyrung!"un bir şekilde İngilizce'sini söylemeyi başaran bir çalışanı olan Moulin Rouge kulübüne girdik. Bir süre karşılaşacağımızı tahmin ettiğimiz şovlar devam etti (striptiz ve dansçının çeşitli genital bölge yetenekleri); ancak gerçek bir seks tiyatrosu göreceğimizi bilmiyorduk! Kulüpten sonra bir Irish Pub'da biraz içip hostelin yolunu tuttuk.

Ertesi gün Rembrandt civarını, souvenior shop'ları ve Seks Müzesi'ni gezdik. Girişi sadece 4 Euro ve oldukça eğlenceli bir müze. Burada cinselliğin farklı kültürlerde ne kadar farklı anlaşıldığını; ama bir o kadar da hep aynı yönde ilerlediğini, fahişelik kavramının bazı kültürlerde normal olduğunu gördük. Gelişen her teknolojide cinsellik direkt sektörel bir şekilde var olmasının örnekleri ilgimizi çekti: Fotoğraf makinesi keşfediliyor; ilk çekilen fotoğraftan 20 yıl sonra ise, bırakın cinselliğin fotoğraflarının piyasaya girmesini, sado-mazo fotoğraflar bile ortaya dökülüyor. Aynı durum video sektörü için de geçerli.

Kanal turu yaptık ve Amsterdam'daki nehir evlerini gördük. Bu son gecemizde pub ve gece kulüplerine gittik; içip dans etmeden Amsterdam'dan ayrılmayalım dedik. Gece hayatını merak edenlere: "Zeedijk Straat"ta basta Çin restoranları olmak üzere yemek yenecek yerler ve pub'lar, barlar var. Bununla kesişen "Warmoestraat"ta ise daha çok pub'lar ve barlar var, birkaç tane de kulüp var. Yani ikincisi daha geceye uygun bir cadde. Dam Square civarlarinda da yine başarılı gece kulüpleri var.

Özetle, Amsterdam en az 1-2 kez ziyaret edilesi bir şehir; ancak bir turist daha fazlasında kesinlikle sıkılır. Kanallar şehre güzellik katmasına rağmen ben Amsterdam'da bir ruh bulamadım. Romantik desen değil, sanatçı desen o da tam değil, eğlence olarak ot belli bir yerden sonra o kadar da ilginç değil, bir tek gecen hayatı güzel; ama o da İstanbul'dan üstün değil.

23 Mayıs 2010 Pazar

Can Erik

"22 yaşındaydım, üniversite mezunuydum, Türkiye'nin aydınlık yüzlerinden biriydim, demokrasiye ve çağdaşlaşmaya sonuna kadar inanıyordum; ama 'Nasıl koydu Vestel Manisa?' diyen yetkiliye, koyulmuş biri olarak hiçbir kıza gülümsemediğim kadar çok gülümsüyordum. O, burada bir aile olduğumuzu söyledikçe canı gönülden katılıyor, ne kadar doğru bir tespit yaptığını söylüyordum. Çok çalışırsam ben de ilerde kendime ait bir kupayla ortalıkta gezinerek etrafımdaki yetkisizlerin bana gülümsemesini sağlayabilecektim. Yıllar sonra bana ait olan tek şey bir kupa olacağı için, o kupaya, bir kupaya verilmesi gerekenden daha çok kıymet verecektim.

Saate baktım, daha 11'di. 2 saattir buradaydım ama yıllar geçmiş gibiydi, akşam 6'ya kadar burada, müdürün kupasından çay içmemeye dikkat ederek kalacaktım ve bu ortalama 20 yıl sürecekti. 20 yıl sonra çimlere, günün istediğim saatinde, istediğim şekilde yayılmama izin verilecekti. Ama daha 20 yıl vardı önümde.

...Akşam işten çıktım, kravatımı cebime koyup, otobüsle Fındıklı Parkı'na gittim. Küçük bir kesekağıdında satılan can eriklerden aldım. Bankta oturup erikleri yerken kupa heyecanıyla geçecek 20 yılımı düşündüm. Sabahın altısında serviste o saatte bile çok enerjik birinin muhabbetiyle, akşamki dizinin muhabetiyle, Yeşilaycı çalışanlarının tembihleriyle, tatil ve haftasonu planlarıyla, küçük işyeri şakalaryla, forward mail'lerle, benden daha yetkililere gülümsemeyle geçecek 20 yıl vardı önümde. Biz iş yerinde mutlu bir aileydik ama deniz burada, çim burda, erik burada sabit duruyordu.

Çalışmak istemiyordum."

Umut Sarıkaya, Benim De Söyleyeceklerim Var

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Intel-Siyaset

Team Obama'nın 2008'deki başarısına, Türkiye'de belediye başkanlığı seçimlerinde AKP'nin video tabanlı miting görüntülerini paylaşmasına yeterince şaşırdıktan sonra siyasetin de internetin gücünü kavradığına tanıklık etmiştik.

New York Times'ta geçen hafta internetin insanların siyasi eylemleri bir kenara, siyasi düşüncelerine olan etkisini incelemiş.

Televizyon yaygınlaştığında birçok insan kendi çevresinin, kabuğunun dışında fikirlere maruz kaldığı için siyasi görüşlerde toleransta bir artış olmuş. TV'den önce kendi komunitelerinin dışında siyaseti konuşamayan ve -eger kitap okumuyorlarsa- diğer fikirleri dinleyemeyen insanlar, bu fikirlere daha sıkıca bağlanıyorlarmış. Aslında internetin ilk yıllarında da bundan farklı bir durum olduğu söylenemez; çünkü tek bir popüler web sitesi yaygınlaşıyor ve eğer bu site bağımsız ve tarafsızsa çeşitli fikirlerle karşılaşabiliyorlardı.

Şu anda ise internet bambaşka bir noktaya ulaştı. İnsanların takip edebileceği binlerce haber sitesi, blog, tartışma forumları var. Bu nedenle siyasete ayıracağı süreyi aynı seviyede tutmak isteyen bir insan bu kaynakların birçoğundan feragat etmek durumunda. NYT'nin araştırmasında şu psikolojik durumun tetiklenip tetiklenmediği sorgulanmış: Bu seçim insanların ellerine verildiğinde, karşıt fikirlerdense kendi fikirlerini onaylatma ihtiyacına gidebilirler mi? Böylece insanlar fikirlerine çok daha bağlı, atgözlüklü hale gelebilirler mi?

Aslında araştırmanın sonucu cevabı "Hayır" olarak veriyor. Araştırma ABD'de yapılmış. Ortaya çıkan sonucun temellendirmesi, insanların karşıt görüşlere sinirlenseler de merak duygularının ağır bastığı yönünde. Açıkçası ben sonucun daha farklı olacağını beklerdim; hatta daha detaylı ve uzun vadeli bir araştırmanın sonucunun cevabının "Evet" olacağını düşünüyorum. İnsanlardaki ortalama kendine güvenin daha düşük olduğu ülkelerde -ki bunlar gelişmekte olan ülkeler oluyor- insanların onaylanma ihtiyacı yüksek seviyede olacaktır.

Yan Etkiler

Dünya, iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibiydi. İyiler daha huzurlu uyuyorlar, diye düşünüyordu Cloquet. Kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.

Woody Allen, Side Effects