18 Kasım 2011 Cuma

Ohrid

Şimdi Ohrid diye başlık yazdım; ama Balkan Türkleri "Ohri" diyorlar. Göl kenarındaki bu küçük, tarihi şehrin hayran sayısı boşuna fazla değil: Dingin iklimi, eski evler arasında dar sokakları, sıcak insanı, onlarca farklı kilisesi ve en önemlisi ama kelimelere dökmesi en zoru o "tatil atmosferi" ile gerçekten görülmeye değer bir şehir.

Ekşi Sözlük'ten bir entry alıntılayayım: Tanrının cenneti yaratırken bir damlasını dünyaya düşürdüğü ve buranın da Ohrid olduğu söylenir.

Üsküp'ten buraya 8 €'ya gelebilirsiniz. Ben Ağustos sonu gittim; ancak tesadüfen tanıştığım ve evlerinde kaldığım Sonja & Dimitri çifti sezonun sona erdiğini söylediler. Bahsetmeden geçmeyelim, bu çift tüm sıcaklıklarıyla beni geceliği 7 €'ya gayet konforlu bir şekilde konaklattılar. Klimentov Univerzitet Sokağı üzerinde ana caddeye 1 dk. mesafede ve göl manzarası var. İşte burası o dar sokakların olduğu eski şehir aynı zamanda. Neyse, dedikleri gibi gerçekten de sezon sona ermiş, yabancı turist azalmış; ancak iç turistler yani Makedon turistler hala oldukça fazlaydı.

Şehrin iki çok önemli özelliği var. Birincisi kiliseleri: Evliya Çelebi demiş ki; bu şehirde her güne bir kilise var. Ve bu doğruymuş! Şehirde gerçekten 365 adet kilise varmış; ancak komunizm döneminde bunların birçoğu yıkılmış. Şimdi bile bu küçük kasabada hala onlarca kilise ve bir sürü de camii var. Bu kiliselerden St. John Kaneo, St. Maria ve St. Panteleimon kiliseleri inanılmaz güzel. Kesinlikle görülmeleri lazım.

İkinci özellik ise Sırbistan ve Makedonya'daki birkaç günümde söktüğüme gurur duyduğum Kiril Alfabesi ile alakalı. Evet, St. Cyrill hapiste yattığı Ohrid'de bu alfabeyi yan hücrelerdeki yoldaşlarıyla (yoldaş diyince bambaşka bir şey oldu ama) anlaşabilmek için keşfetmiş.

Şehri turlayın, gölde yüzün, göl kenarında biranızı için, sıcak makedon insanıyla kaynaşın, börek-dondurma yiyin, akşam sahilde yürüyüş yapın.. Ohrid'in keyfini çıkarın. Yalnız sineklere dikkat edin.

Makedonya'da, hatta tüm Balkan ülkelerinde servisin yavaşlığına alışınca yemekler daha bir hevesle yeniyor. Burada da diğer Makedon yemekleri dışında farklı olarak göl balığı trout var. Ben "Dalga" isimli restoranda (evet yine Türkçe) yedim; 500 gramı 1100 dinar, yani yaklaşık 18-19 €. Ama yediğinize değiyor, tadı güzel. Bunun dışında sabahları Sinalco'da güzel bürekler (börek değil), öğlen Belvedere'de fena olmayan çorbalar içebilirsiniz.

Geceleri iskelenin sağ tarafı daha hareketli. Terrazza Aquarius'un ortamı fena değil, burada 1'e kadar içkinizi içebilirsiniz; ama sonra kapanıyor. İçki içilecek bir başka yer ana cadde üzerinde bir işhanının ilk katında gibi gözüken La Terrasse. Ortamı pek güzel, sıcak. İçerde herkes birbirini tanıyor, hatta İngilizce bilenlerle muhabbete dalabilirsiniz. Bu barın 2 alt katında ise dans edilmeyen bir gece kulübü var; Club Revolution. Ne işe yaradığını pek anlamadım. En iyi ortam ise bu işhanına benzeyen yapıya yakın "Havana" isimli kulüp. Olay gece 1:30'dan sonra başlıyor, sabaha kadar devam ediyor ve oldukça hareketli. Deniz kıyısında Aquarius'a yakın Club Kalmo var, burası da hareketli. Ayrıca yine sabaha kadar açık olup, daha "chill" denilebilecek bir yer de "Jazz In" isimli mekan; burası da St. Maria kilisesine yakın.

Beklentileri aşırı yükseltmeyeyim, Ohri gittiğim en güzel şehir değil; fakat tatil havasını en çok hissettiren şehirlerden biri. Gidip de pişman dönülmez.

21 Ekim 2011 Cuma

Çiğ Köfte

Urfa'nın hakimi Kenan, Hz. İbrahim'in görkemli bir ateşte yakılmasını ve bunun herkese ders olmasını ister. Bu sebeple de civardaki yanacak herşeyin toplatılmasını emreder. Askerleri ağaçlar bir kenara, insanların evlerindeki kap-kacaklara dahi el koyar.

Ocağında yakacak malzemesi kalmamış bir evde ise kocası eşine ne yemek yapacağını sorar. Kadın çiğ ceylan etini alır, bol acıya bular ve yoğurmaya başlar. Acı, bir nebze de olsa yemeği pişirmiştir.

İşte tarihin ilk çiğ köftesi budur.

9 Ekim 2011 Pazar

La Habana

Bizdeki ismiyle Havana, insanların hakkında en puslu bilgilere sahip olduğu şehirlerden biri. Sebebi izolasyon. Açıkçası sağda solda duyulan "çok iyi" ya da "çok kötü" yorumlarından farklı bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Çünkü Küba'ya giden insanlara sorduğumda insanların otellerinden çıkmadığını, tur programlarını takip ettiğini görüyorum. Biz gittiğimizde ise en lüks otelinden en fakir sokağına kadar girdik bu şehrin.

Tabii ukalalık etmeden önce doğruluk payı olan birkaç önermeden bahsetmek lazım: Şehrin dokusu çok güzel. Avrupa 18. yüzyıl mimarisi hakim ve işin güzeli, bunun üstüne yatırım yapılmadığı için varolan binalar hep işte bu binalar (aynı şey '50 model arabalar için de geçerli). Ve fakat yine yatırım yapılmadığı için o güzel dokunun bir arka sokağına girdiğinizde aynı binanın kırgın-dökük tarafını görüyorsunuz, kanalizasyon kokusuyla birlikte. Gece Obispo Sokak'ta (şehrin en canlı sokağı) yürürken piyano seslerini veya Chan Chan eşliğinde danseden kızları görürken, devasa bir Havana caddesinde dahi karanlıkta yürürken etraftan gelen "chicas?" seslerinden irkiliyorsunuz. Turla bu şehre gelirseniz, evinde kaldığım Consuela'nın kırık camından dışarıyı göremezsiniz.

Ve yine doğru olan bir söylem: Fakir, ama mutlular. Peki neden? Çünkü ellerinde olandan ötesini pek de bilmiyorlar. İnternete bu kadar sınırlı erişim varsa, ülkeden çıkma yasağı varsa, insanların neye özenmelerini bekleyebilirsin ki? Bu işin felsefesine girip, bilginin mi mutluluğun mu asıl amaç olduğu tartışması konudan saptırır. Sadece şu noktada bir kez daha ispatlanan bir yargıyı görüyoruz: Cahillik mutluluktur.

Böyle derin bir girişle şu güzelim ülkeyi ya da şehri yerin dibine sokmak haksızlık oldu sanırım. Her ne kadar insanlar sokakta satış yapmak veya kadın ticareti için laf atıyorlarsa da asla sizi takip etmiyorlar ya da fiziksel temasa girmiyorlar. İşin aslı bu açıdan İstanbul'dan daha da güvenli bir şehir. O yüzden akşamları karanlık gözünüzü o kadar korkutmasın. Ülkedeki gençler internet ya da yurtdışı yasaklarını saçma buluyorlar; ancak kendi ağızlarından da "Me gusta socialismo"yu duyabilirsiniz. Yani sistemlerinin değişmesi gerektiğini ifade etseler de batıya özenmedikleri kesin.

Ülkeyle ilgili bilinmesi gereken birkaç şey:
- Vizenizi pasaporta işletmeyin. Bu şu demek oluyor: Elinize otobüs bileti gibi bir karton verecekler vizeyi aldığınız yerden. Giriş yaptığınızda bu kartonun yarısını yırtacaklar, ülkede kaldığınız süre boyunca diğer yarısını sakın kaybetmeyin.
- Malum sebeplerden Küba'ya Amerika üzerinden ulaşamazsınız (biz Meksika üzerinden gittik).
- Uçaktan inince seçilen birkaç kişiye ahiret sualleri sorabilirler -ki ben bu şanslı gruptandım. Yaklaşık yarım saat yarı İspanyolca - yarı İngilizce uğraştırdılar. - Ha evet, İspanyolca'nıza güvenmeyin; zira aksanları bambaşka..
- Havana'da şehir haritalarını bile parayla satıyorlar.
- Para demişken, CUC isimli turiste özel bir kurları var, lokal olarak ise bambaşka bir kur var; ama sizin onu kullanmanız yasak.
- Paranızı Kadeka denilen yerlerden değiştirebilirsiniz; ancak Dolar yerine Euro ya da başka bir kuru kullanın; zira dolara ekstra vergi isteniyor.

Artık şehre girebiliriz:

Museo de Revolucion'da Küba devriminin detayları anlatılıyor. Açıkça taraf tutsa da, belgelerle inandırıcılığı da sabit tutabilen bir müze burası. Ancak çok da ekstra bir bilgi edinmeyi beklemeyin. Plaza de Revolucion'da ise devrimin önemli insanlarının simgesel resimlerini görebilirsiniz. Bir uğranıp fotoğraf çektirilebilir. Bunun dışında rom müzesine uğrayıp taze mojito içebilir, ya da puro (cigar) müzesine uğrayabilirsiniz. Biz gidemedik, ancak oradaki arkadaşlarımız baldırlarında puro saran Kübalı kız hayal edenleri üzecek bir tablo çizdiler bize :) Not: Cohiba'nın Esplendido serisinden memnun olduğumu söyleyebilirim.

4 gün kaldığımız için şehrin birçok yerini ziyaret etme şansımız oldu. Calle de los presidentes, isminden de anlaşıldığı gibi Küba başkanlarının heykellerinin sıra sıra dizildiği upuzun bir cadde. Başarılı. Ayrıca La Universidad civarı da pek güzel. Üniversitenin iç kısmındaki canlı hayat bize oldukça keyifli geldi. Çok çok eski ağaçlar bina "interior"larında yükseliyor. Ayrıca o kadar fakir olarak düşündüğümüz şehrin bu kısmında gördüğümüz devasa hastaneler de Küba'nın meşhur sağlık sisteminin başarısını ispatlıyor.

Ve mide. Deniz ürünleri doğanın sunduğu yegane lezzet burada. Bütün kabukları ayrılmış ve muhteşem soslarla zenginleştirilmiş bir ıstakozu güzel bir restoranda 9 €'ya yiyebilirsiniz. Daha önce denemediğiniz deniz ürünlerini burada deneyin. Obispo Sokak'taki restoranlar iyidir. Üniversite civarında da meşhur ve ucuz bir dondurmacı bulunuyor; ancak tam adresi hatırlayamıyorum. Havana'nın birası da fena olmamakla birlikte buraya gelip mojito içmeyeni de döveceklerini hesaba katmalısınız. Ama benim favorim; El Floridita'ta -ki burası Hemingway'in en çok sevdiği barmış- yudumlayacağınız Daiquiri'dir. Bu içki mojitonun gölgesinde kalmış, ancak Küba'da yapıldığı haliyle tek kelimeyle muhteşem.

Geceleri genelde otellerin club kısımları hareketli oluyor; ancak unutmamanız gereken bir şey var: Burada kızların çoğu para karşılığı birliktelik teklif ediyor ve hatta sizden hoşlanmış olsalar dahi, kaldığınız odanın ücretini sizden talep edeceklerdir. Bunu Kübalı arkadaşım Miguel anlattı. Ayrıca "Casa de la Musica" isimli bir mekan daha var; ki burası diğer kulüplerin aksine latin danslarının tüm hareketliliğini ve eğlencesini yaşatan bir yer.

Makinemi havaalanına gelirken kaybettiğim için pek fotoğraf koyamıyorum.. Küba bambaşka bir yer gerçekten ve bu başkalığı bozulmadan / değişmeden görülmesi gerekli. Öncelikli tavsiyem Küba'ya gidip zamanınızı sadece Havana'da geçirmeyin; çünkü bu ülkede bambaşka bir cennet var ve oraya zaman ayırmazsanız asıl pişmanlığı yaşarsınız.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Angora

Derler ki, Nuh'un gemisi Anadolu'dadır. İşte bu deyişi destekleyen efsanelerden biri:

Nuh'un gemisi fırtınalarda savrulup dururken bir noktada öyle bir dalga geliyor ki; geminin çapası kopuyor. Gel zaman git zaman, tufan sona erince medeniyetlerini inşa etmek isteyen insanlar Anadolu'nun ortasında bir çapayla karşılaşıyorlar. Deniz yok, gemi yok. Diyorlar ki "bu Nuh'un gemisinin çapası".

Tam da oraya bir kasaba kuruyorlar ve çapanın hürmetine bu şehre dillerinde çapa anlamına gelen Angora (hani İngilizce'deki "anchor" gibi) diyorlar.

Yani bugünkü Ankara.

13 Eylül 2011 Salı

Skopje

Üsküp ya da Skopje ya da Ushkup, benim gezdiğim şehirler içinde İstanbul dahil en "Osmanlı" şehir. Balkanlarda Yunanistan ve Bulgaristan'da zaten Osmanlı kalıntıları artık pek yok. İstanbul ise artık bir ticarethane ve birkaç figür bulunmasına rağmen Osmanlı yaşantısının izlerini bulamazsınız. Anadolu Osmanlı'dan ziyade Türk'tür, o hissiyat daha baskındır. Bursa'da veya Konya'da sezilir biraz bu his. Ama Üsküp.. Şöyle örneklersek daha iyi anlaşılır; Brugge'de gezerken nasıl ana meydanda kurulan pazarları, eski evleri, kısacası 1600'lerin Avrupa'sını gözlemliyorsanız, Üsküp'te de özellikle Vardar nehrinin kuzey kısmında bulunan o eski şehirde 1600'lerden bir Osmanlı gününü gözlemleyebilirsiniz. Zaten insanların %80'i Türkçe biliyor. Kasasını taşıyan bir amca, bisikletlerle yarışan çocuklar ve tabii Osmanlı mimarisi.

Şöyle de bir teorim var: Osmanlı'da en başarılı mimarlar hep devşirme olduğu için belki de memleketlerindeki mimariye daha çok katkıda bulunmuşlardır.Üsküp'te bulunduğum 2 günde görülmesi gereken yerleri rahatlıkla tamamladım. Şimdi kategoriler bazında biraz bahsedelim:

Doku: Taş Köprü'nün (ya da Vardar nehrinin) güney kısmı şehrin modern kısmını, kuzeyi ise eski ve aynı zamanda Osmanlı denilebilecek kısmını oluşturuyor. Köprü başlı başına güzel zaten. Köprüden kuzeye geçince sağ tarafta Daut Paşa Hamam'ı görüyoruz. Şeklen zaten çok güzel, içi ise -ben göremedim ama- müzeye dönüştürülmüş ve pek başarılıymış. Şehrin içindeki "Çifte Hamam" da bir resim galerisi olmuş. Aslında Üsküp'teki bu sistemi beğendim: Hamamlar resim galerisi ve hanlar da restoran / barlara dönüştürülmüş ve doku bozulmadan turistlerin ilgisine sunuluyorlar. Han deyince akla "Kapan An" geliyor, biraz küçük ama aynı derecede de sevimli. Sokakları gezin, aralara girin, seveceksiniz. Bu bölgenin en son kısmında da "Bit Pazar" var ve evet, bildiğimiz bit pazarı. Ama kiril alfabesiyle yazılıyor, pek komik..БУT ПAЗAP yani.. Daha ileride çok güzel bir dış cepheye sahip "Saat Kula". Ve evet, bu dediklerimi ben Türkçe'ye çevirmiyorum, bunlar buraların isimleri! Bahsettiğim gibi şehrin güney kısmı daha "modern Üsküp" olarak anılıyor; burda da St. Kliment Ohridski kilisesi ve Büyük İskender heykeli güzel yapıtlar.

Mide: Balkanlar diyince akla ilk gelen et yemeği tabii ki köfte oluyor; ancak Üsküp'te ekstra başarılı bir köfte yiyemedim. Köftenin alası için (bkz: Kosova). Eski çarşıda nispeten meşhur olan "Destan" köftecisinde güzel köfteler yedim; burada sunuluş bana ilginç geldi. Köfte ve salata söylüyorsunuz ve önünüze sadece köfte geliyor; pilav filan yok, hatta bıçak da yok! Çatal ve köfte başbaşa! Ha salataya gelince buraya özgü "Şopsko" salatası güzel gerçekten: Domates, salatalık, soğan ve üstüne rendelenmiş mozarella. Bütün bunlara 4 TL'ye denk gelen bir para verip doyuyorsunuz :)

Nehrin "modern Üsküp" tarafında bir sürü dondurmacı var ve buraya özgü farklı aromalarla dilinizi tatlandırabilirsiniz. Ama porsiyonlar büyük ve bir yerden sonra bayabiliyor; farklı bir ilginçlik de az önce yediğiniz yemekten daha pahalı. Yerel içki Sırbistan'da da içtiğimiz "rakija". Meyve aromalı sert bir likör demek sanırım doğru tanım olacaktır.

Gece: Şimdi Üsküp nispeten merkezi ve önemli bir balkan şehri tabii; ama yine de küçük bir yer. Şehrin Osmanlı kısmında bol bol nargile bahçeleri olmakla birlikte barlar da yok değil ve gece yarısına kadar Skopsko birası ya da rakiyanızı içebilirsiniz. Ben bunu şirin "Kaldrma Bar"da yaptım. Evet, kaldırım kenarınd a bir bar ve iddiaları "ilk rakija bar" olmaları. Diğer balkan ülkelerinde olduğu gibi gece burada da gece yarısından, hatta 1'den sonra başlıyor. Açıkçası şehrin bu eski kısmında çok gece kulübü göremedim; ancak etrafta kulüplere göre giyinmiş insanlar da vardı. Not düşelim; bit pazarın civarındaki aşırı süslü kızlar buranın sosyeteye göre bir Red Light District olduğunu bana hissettirdi. Gece klüpleri ise benim farkettiğim kadarıyla yine şehrin modern kısmında nehir kıyısında. Fena değiller.

Üsküp ucuz, canlı ve görülmesi gereken bir şehir. Hiçbir şey için olmasa bile Osmanlı yaşayını görebilmek için.